Sevgili Not-Defteri-Bulucu,

Bu defteri ben kaybettiysem, sen de bulduysan,

Bi’ kere önce bi’ çok sevin. Ne kadar şanslı olduğunu falan düşün. Şükür namazı kıl. Sevdiklerini ara, mutluluğunu paylaş ne bileyim. Otur, dinlen sonra biraz.

Sonra ön sayfadaki numaralardan ilk ikisini kullanarak bana ulaşmaya çalış. Muhtemelen duymam. Dersteyimdir ya da gazete okuyorumdur. Başka bir şey yaptığım yok zaten bu aralar.

3. numara annemin. Dur. Onu hemen arama. Pimpirikli kadındır. Bana bi’ şey oldu zanneder. Telefonu kapatmadan varır Kayışdağı semalarına pır pır. Artık helikopter mi olur, kanat mı olur bilemem. Şimdi sen sanıyorsun ki, söz sanatlarından “mübalağa”da ustayım. Seni cahil, annemi-bilmez seni…

Önce bi’ mail at. Mailleri severim. Yazarım onları, okurum, gönderirim, alırım… Severim onları. Genelde güzel şeyler taşırlar benden ya da bana. Bu sefer de güzel şey, müjdeler müjdesi taşımış olur hem. At sen bana bi’ mail.

Maili yazmaya nasıl başlasam diye düşünme. Önce rahat bi’ küfret. Et, et çekinme. “Sen nasıl bi’ malsın ki senin için bu kadar kıymetli bir şeyi ikinci kez kaybedebiliyo’sun?” diye de sor. Cevap veremeyeceğimin garantisini veririm. Maile değil, soruna. Mailine de cevap vereceğimin garantisini veririm bak. Cevapsız kalan maillerime üzülür, cevapsız bırakana kızarım. Bu yüzden bi’ maili cevapsız, boynu bükük bırakmam. İçinde birbirinden önemli bizilyon tane not, özel bi’ günün anısına yazılanlar, listeler, kişisel tarihim açısından “ölümcül önemde belge” niteliği taşıyabilecek satırlar içeren not defterimi (bak eski demeye bile dilim varmıyo’) kaybedecek kadar sorumsuz ya da sarsak olabilirim ama mailleri cevapsız bırakmayacak kadar prensip sahibiyim.

Herneyse. Gördüğün gibi elinde tuttuğun herhangi bir defter değil. O yüzden, eğer onu ben kaybetmiş, sen de bulmuşsan bana geri vermen karşılığında benden ne koparabiliyo’san kar. Donuma kadar al. Hak ettim; 2 deftere de sahip çıkamadım.

Sonra… Sonra giyelim trençkotlarımızı, takalım güneş gözlüklerimizi buluşalım. Sağ salim teslim et bana kıymetlimi. İçindekileri okuma diy’cem ama sen bilirsin. Şuraya kadar okudukların okuyacaklarının garantisidir. Anladığın gibi… Biraz değişiğim ben.

Eğer bu macerayı sevdiysen, ilk kaybettiğim defterin peşine de düşebilirsin. Ben küçük bi’ ödül koyarım ucuna. Sen de bi’ büyüteç alırsın. Hazır trençkot da var. Var di’ mi? Aman di’yim.

Haydi, bulucu-kardeş, kal sağlıcakla…

Sağdan git not defteri bulursun :)

güliz

Nasıl Bir Dünya mı?

Başmuharrir ağız aramakta ustaydı:

 - Yâni nasıl bir dünya arzuluyorsunuz?

Artık kızmıştım:

 - Nasıl bir dünya mı?… Haksızlıkların olmadığı bir dünya… İnsanlarının hepsinin mesut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya… Hırsızlıkların, başkaların hakkına tecavüz etmelerin bol bol bulunmadığı… Pardon efendim! Bol bol bulunmadığı ne demek? Hiç bulunmadığı bir dünya… Sevilmeye lâyık, küçücük kızların orospu olmadığı, geceleri hacıağaların minicik kızları caddelerden yirmi beş lira pazarlıkla otele götüremediği, her genç kızın namuslu bir delikanlı ile konuşabildiği, para için namus, ar, haya, hayat gece gündüz satılmadığı bir dünya… Muhabbet tellarının günde otuz lira kazanamadığı bir dünya… Sokaklarda sefillerin bulunmadığı bir dünya… Kafanın, kolun çalışabildiği zaman insanın muhakkak doyabildiği, eğlenebildiği bir dünya… İçinde iyi şeyler söylemeğe, doğru şeyler söylemeğe selâhiyetler kıvranan adamın, korkmadan ve yanlış tefsir edilmeden bu bir şeyleri söyleyebildiği bir dünya…

Sait Faik Abasıyanık - Havada Bulut / Ayışığı

Ne Yapacağım Ben Şimdi Bu İki Adamı?

Hiçbir fikrim yok inanın. Bu yanımda gördüğünüz iki adamdan nasıl kurtulacağımla ilgili… Daha nereye kadar benimle gelecekler bilmiyorum.

Lakin neden peşime takıldıklarını biliyorum. Peşime takıldılar çünkü “Kredi Kartı - Vak’aaa” isimli oyun, kökleri de dalları da olmayan bir gövdeden ibaret. Bu iki Uğur Polat bedenli adamı sahnede öylece bırakamadım çünkü hikayelerinin nasıl başladığını, nasıl “o noktaya” geldiklerini bilmiyorum ve nasıl devam edeceğini… Çünkü Cüneyt Çalışkur böyle istemiş. Onlarla sahnede tanıştığım andan öncesini bilmiyorum. Ağacın kökleri yok. Her ikisi de o son replikten sonra ne yaptılar bilmiyorum. Dalları da yok.  Bu nedenle galiba peşime takılmalarına izin verdim.

Neyse ki tiyatro eleştirmeni değilim. Eğer bir tiyatro eleştirmeni olsaydım, Uğur Polat’ın usta oyunculuğuna, Cüneyt Çalışkur’un güçlü satırlarına, Çağ Çalışkur’un harika sesine haksızlık etmeden bu oyuna bakınca gördüğüm boşlukta süzülen ağaç gövdesi imgesini anlatmakta zorlanabilirdim. Neyse ki, tiyatro eleştirmeni değilim ve iyi ki bir “ağzı olan konuşuyo’ ” ülkesindeyim.

Evet bu oyun bir ağaç gövdesi. Kökleri ve dalları yok. Ama şahane kabukları var. Usta bir el işçiliğinin ürünü… Uğur Polat’ın ince ince işlediği… Çalışkur’un güçlü tespitleri, sağlam göndermeleri olan iyi metni Polat’ın bedeninin formunu mükemmel biçimde alıyor. Neden bu iki adam? Neden bu iki konu? Neden biz? Belki de bu sorularla Çalışkur’un gelmemizi istediği noktadayızdır kimbilir? Ancak hayattan birer kesit sunmayı amaçladığını düşündüğüm Çalışkur, nihayetinde hayattan olduğu kadar bir oyundan da bir kesit sunmuş gibi sanki. Sanki, biz o salona girmeden başlayan “oyun”, biz çıktıktan sonra da devam etmiş gibi…

İzninizle, gidip bu iki adamı oturtacak bir yer bulayım. İkincisinin duygusal hezeyanları hadi neyse de, ilkinin bankacıları çıldırtma yöntemleri gitgide daha cazip geliyor. Onlar beni yoldan çıkarmadan ben onları yola sokayım. Çok ayakta kaldılar. Ve hatta belki de havada…


Bir de siz siz olun uzun bir aradan sonra yeniden tiyatroya gittiğinizde bir Uğur Polat oyunu seçmeyin. Oyunculuğu normalin iki katı etkileyici geliyor. Oyunun ortasında sahneye atlamak, tebrik etmek, iki yanağından bol tükürüklü öpüp koltuğa geri dönmek isteyebilirsiniz. Hani ben öyle istediğimden değil de, öyle bir seyirci mi ne varmış, öyle bi’ şey… Tamam, zor tuttum kendimi ne var?

Petunia, Bir Kocaman Kalpli Kadın

“Cabin in the Sky” meğer tam bir içini bilemezsin hikayesiymiş. 

Pera Müzesi, 24 Eylül - 17 Ekim 2010 tarihleri arasında “Filmlerde Caz” etkinliğine ev sahipliği yapıyor. Gösterime giren ilk filmlerden biri de 1943 yapımı bir Vincente Minelli filmi olan “Cabin in the Sky”.

Filmi, en basit haliyle “iyiyle kötünün savaşı” olarak özetlemek mümkün. “İçini bilemezsin” felsefesine biraz aşina biri olarak bakarsanız ise, filmin baştan sona bu felsefenin vücut bulmuş hali olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz.

Petunia (Ethel Waters), iflah olmaz bir kumarbaz olan kocası Little Joe’nun (Eddie ‘Rocherster’ Anderson) hak yolunu bulması için elinden geleni yapar. Onu şarkılarla, dualarla sever. Kalbinin derinliklerinde duyduğu sese sonsuz güvenir. Elini tuttuğu adam ne kadar kötülüğe bulamış olursa olsun ne onu sevmekten vazgeçer, ne de onun da bir gün iyiyi bulacağından şüphe eder.

Ancak Petunia da her kadın gibi sevildiğinden her daim emin olmak ister. Little Joe’nun defalarca iradesine yenilmesine, yoldan çıkmasına, yolunu kaybetmesine dayanır da kalbi, sevilmiyor, kandırılıyor, aldatılıyor olduğunu düşünmeye birkaç saniye bile dayanamaz. Peki her şey gerçekten görüldüğü gibi midir/kadar mıdır? Her şeyin iç yüzünü bilebilir miyiz? Yoksa kalbimizin aydınlattığı kadarıyla yetinip adımlarımızı yarı karanlıkta atmaya alışmalı mıyız?

http://fizy.com/#s/1oyecg

Herneyse… Petunia, benim tanıdığım “kocaman kalpli kadınlar” listesinde ilk 5’e yükseldi bile. Filmin soundtrack’i de epey bir süre idare eder beni. Pera Müzesi’ne gelince… Bunca zamandır hiç gitmemiş olmanın utancını burdan paylaşırsam biraz azalır belki. Bundan sonra her fırsatta gidile! Ama mutlaka babet giyip öyle gidile!

Küçüklerin gözlerinden.

güliz

küçük

merdivenlerden inerken sütlü çorbayı döktü. yavaş yavaş ve hepsini. ”napıyo’sun sen?” diye kızdım. korkmadı gibi geldi ama… başını çarptı bi’ yere telaştan.

alnı… kıpkırmızı şişti… “gel bakalım küçük” dedim. kucağıma aldım. merdiven boşluğunu terk ettik beraber. bize getirip yıkadım soğuk suyla küçüğün alnını. sevdi galiba beni. göğsü göğsüme dayalı, bacakları iki yanımdan sallanır, öylece dolandık evin içinde. kalp atışlarımı duyuyor olmalı diye düşündüm bi’ müddet. annesi almaya geldi sonra. esmer, kısa saçlı, “çalışan anne”… aldı götürdü, teşekkür ettikten sonra.

vücudum küçüğün şeklini almıştı. belimin iki yanı bacakları için oyuk, kollarım poposunun altında birleşmeye hazır, göğsümde kulağının izi…

insan nasıl hep o hafiflikte bir şeyi taşımak istiyor sonra, bilemezsiniz…

ve üstelik sadece bi’ rüyaydı, düşünsene…

güliz

Bu Şarkı

“Bu şarkının nakaratındaki sözleri söylemek istemiştim o zaman sana. O zamanlar bu şarkıyı bilmiyordum üstelik. Kıştı. Ve ben hiç olmadığım kadar uzakta, hiç üşümediğim kadar üşüyo’dum.

Şimdi bunun hiç bi’ önemi yok, çünkü bi’ ara seni affettim. Hala da “affedikim”. De…

Ben kilometreler katederken sen de boş durma, yol al istedim. Kıpırdamamışsan korkabilirim. Bi’de, düşünce gücünün varlığını ispatlayan her tesadüf kafamı karıştırıyo’ biraz.

Herneyse. Zaten ve iyi ki bu şarkıyı bilmiyo’sun…”       dedi genç kadın.

güliz

Ya Karıştıysa?

“Artık kanımdaki demir oranın düştüğü zaman bunu hissedebiliyorum” dedim kıvançla.

Dilimi yuvarlayamam, kulaklarımı oynatamam, iki elin birleşimiyle oluşan ve göbek atarken sergilenen el şaklatma figüründe çok iyi değilim. Tek kaşımı kaldırabiliyor oluşum hiçbir zaman kimseye yetmedi. Haliyle bu, kanımdaki demir oranındaki değişimi anlayabilme becerimle gurur duyuyordum. Ta ki, bu esnada yapılan kan testinde sonuç, “hiç olmadığı kadar düşük” olmasını beklenirken, “hiç olmadığı kadar yüksek” çıkana kadar.

Sonuç umduğum gibi çıkmamış olabilir ama belli şikayetleri olan bir hastayım neticede. Bu durumda bütün doktorların, babamın laboratuvardaki çalışma arkadaşlarının, annemin ve hatta babamın iğneleyici sözlerini ve bıyık altından gülmelerini hak etmedim bence. Kaldı ki hepsinin bıyığı bile yok.

Durumu kurtarmak için “Ya kan tüpleri karıştıysa?” dedim babama. Gözlerini kocaman açarak elini ağzıma bastırıp bizi kimsenin duyamayacağı bi’ yere götürdü. “Bak evlat” dedi. “Biz laborantların en nefret ettiği sorudur bu; ‘ya karıştıysa?’ Hele de hastanın etiketi üzerine bizzat kendi elleriyle yapıştırdığı tüpün karışmış olması ihtimalini düşünmeyi sevmeyiz biz. Tıpkı aids olma ihtimalimizi düşünmeyi sevmediğimiz gibi. O yüzden bir daha asla o soruyu sorma!” Tam bu kelimelerle olmasa da bunun gibi bi’şiydi.

Kafamı sallayarak anladığımı belirttim. Dağılan karizmamı düzeltmek için başka bir yol bulmaya karar verdim. “Bu yaştan sonra dil yuvarlamayı ya da kulaklarımı oynatmayı öğrenebilir miyim acaba?” diye düşünmekten kendimi alamadım.

Bu olayın üzerinden bir hafta geçmemişti ki, grip oldum. Ateşim var, boğazlarım dişlerime değercesine şiş. Ne var ki, kimse hasta olduğuma inanmıyor. Annem bile! Teşekkürler.

güliz

bütün hakemleri göreve/5 çayına çağırıyorum

İzmit-Balıkesir otobüsünde izlemeye mecbur kaldığım dünya kupası final maçı, beni kıvrandırdın.

sonucu meraktan, heyecandan falan kıvranmadım. yani meraktan ama sonucu meraktan değil. 

ya, kart gören bi’ futbolcu ve hakem arasında nası’ bi’ diyalog geçer? bilmem lazım çıldırı’cam. 

ne diyo’ yani mesela sarı kart gören futbolcu hakeme? “dünya kupası finaline hakem olmuşsun ama adam olamamışsın” mı? ikna etmeye mi çalışıyo’ “abi valla ben bindirmedim o kadar” diye? eğer öyleyse nası bi’ kendine güvendir bu? koca stadı dön dolaş koşuyo’sun dilin dışarda, bi’ de kendinden böylesi bi’ ikna kabiliyeti mi bekliyo’sun? kaldı ki yüzlerce maç görmüşsün, sen de az çok (!) bilirsin, hangisinde hakemin böylelikle ikna olduğu görülmüş?

malum bol kartlı bi’ maçtı. her düdükten sonra gelen itirazlar, hakemin başına toplanan güruh, hakemin her defasında aynı ifadeyle itirazlara itirazı…

misal, şimdi ben futbolcuyum, bi’ an boş bulunmuşum, dalmışım:

- abi, baksana n’oldu en son?

- bi’ şey yok ya, sarı geldi bizim kaptana, bi’ gidip bakı’caz arkadaşlarla, gel sen de.

bence altyazı geçsin. valla bak. şimdi eskisi gibi değil, çok güzel yaka mikrofonları var. onlardan takalım hiç olmazsa sadece hakemlere. açıklığa kavuşsun her şey. o zamana kadar tanıdığım bütün hakemleri beni aydınlatmaları için 5 çayına davet ediyorum. kürek hakemleri dahil.

hollanda’da 5 ay kalmış olabilirim ama o maçta ispanyalıydım. hatta bütün o 5 ay boyunca da öyleydim. tebriğe gerek yok, zaten güncelliğini yitirmiş bi’ post bu.

güliz

Bundan Böyle

Dayanamadım. Daha fazla…

Bunca zaman niye dayandım diye de kızıyorum kendime. Bunca şey varken yaşanan, fark edilen, paylaşılmak istenen… Bunca şey varken içime dolan, kalbime yerleşen… Gözümü yaşartan, dilimi döndüren, kalbimi çarptıran… Bunca şey boğazıma yükselen, parmak uçlarıma ulaşan… Neden durdum, neden bekledim diye hayıflanıyorum.

Bi’ zaman “olsun, durdukça demlenir” diye avuttum kendimi. Sonra nasıl yapılır, nasıl akıtılır bunca şey, nasıl yolunu bulur bilemedim. Sonra en güzeli olsun istedim. Zaman geçti. Durdukça demlendi lakin artık “acımaya” başladı. Bu yüzden biraz “koyu”, kusura bakmayın.

Bugüne kısmetmiş. Annemin televizyon karşısında uyukladığı, dedemin evin bi’ ucundan öbür ucuna yürüdüğü müjdesinin geldiği, babamın işten henüz gelmediği, Asude’nin hala çok uzak olduğu, benim Balıkesir’de olduğum, benim Hollanda’dan yeni geldiğim, benim İstanbul’u çok özlediğim, 2010’un soğuk yaz günlerinden en güzeli olan bu güne kısmetmiş başlamak.

Üstelik Kandil…

Demem o ki;bundan böyle bir de buradan anlatacağım “içini bilemezsin”in hikayesini. Hayırlara vesile olmasını temenni ederim.

Küçüklerin gözlerinden.

güliz